Sana yolculuk yapmak istiyorum,kes yüreğine giden bir bilet ; ''CAN '' kenarı olsun.. //Cemal Süreya//
18 Nisan 2011 Pazartesi
10 Nisan 2011 Pazar
ULAK..
//..Bir karanlık var gecede fark ettiniz mi?.. Oysa gökkuşağı habercisi değil miydi Havva'nın ayrılıklarının.. Ya da Leyla mı estirmişti rüzgarını, yeşermesi gereken tohumların saçlarında kavuşan filizleri ile.. Belki de Aslı'dır basamaklarını tırmandığımız dağdaki fırtınanın as(ı)lı.. Peki ya her zaman bir dişi midir kancasını demire takan, yüreğini prangalayan erkeğinin?.. Akşamın ulaklığını yapan her damla Züleyha'nın gözyaşı olsaydı, hayal-i aleminde yaşadığın meşk ile o tene dokunmak ateş kadar yakıcı mı olurdu yoksa sadece masumiyetin timsali olan sevdaya mı refaket ederdi bir yürek..//
HANİFE ŞİŞEN
4 Nisan 2011 Pazartesi
İZLENCE..
Bir seyr-i sinema defteri..
Midterm haftası ve sınav sıkıntıları derken akabinde peyda olan bahar tatili uzun soluklu nefes almamız için ilginç derecede yardımcı oldu bize burdan teşekkürlerimi iletiyorum kendilerine ... :)
Haftanın ilk gününü sendromsuz geçireceğim ya, erken kalkmak olur mu hiç. Akrep bana inat ilerliyor ve sürüklüyor yelkovanı peşi sıra. Lakin pek de umursadığım söylenemez. Nitekim saat 11,32 olmuş ve ben ancak açıyorum gözlerimi. (Saatin alarmını örn:11.00 ya da 11.05 gibi net rakamlar üzerine kurmama takıntımdan ileri gelecek ki, alarmımı kurmamama rağmen 32.dakikada uyandım)..
Kahvaltı yapmaktan nefret ederim. Hep de söylemişimdir gereksiz bir öğün, uyurken insan acıkır mı hiç? diye. Masa her gün bekler beni bir ihtimal vuslatıma erebilmek için ancak klişeyi bozmam bu sabah da. Derken bir arkadaşım -uzun zamandır görmediğim ve muhabbetine bir o kadar da hasret kaldığım Nejla- görüşme isteğini belirtir bana ve ben de atıveririm kendimi dışarıya. Karşılıklı kahveler içilir, fallar bakılır, tüm uydurmacalar yapılır derken sinemaya gitme kararı verilir. İlginçtir ki ikimiz de aynı filmi görme isteğindeyiz; "Kaybedenler Kulübü"..
Her neyse film başladı.. İlk yarı hakikaten çok mu uzundu yoksa bana mı öyle geldi bilmem ama bir ara filmi bırakıp oturmaktan sıkıldığımın hatta ve hatta şöyle bir salonda dolaşmak istediğimin farkına vardım fakat fren pedalına basmam gerekti.
Güzel bir film eyvallah. Sürükleyici de. Ama biraz abartıldı mı ne? Belki de bu kadar beklenti içinde gitmeseydim daha çok zevk alacaktım kim bilir? derken 1.yarı bitti ve..
O da sabaha kadar sürecek değil ya ikinci yarı da bitti. Hakkını yememek lazım film kaliteli ve gayet de dolu bir yapım. Mesaj içeriyor ama bunu öyle güzel dile getiriyorlar ki komedi filmi olmamasına rağmen -ve sanırım en arkada oturmanın rahatlığı olacak ki- gülüp durdum :)
Müzikler ayrı bir kalitede ve gelir gelmez tekrar dinleme ihtiyacı hissettim. Misal ; Asu Maralman'ın seslendirdiği o müthiş şarkı "Sigaramın dumanı da dumanı...Yoktur aman şu yarimin imanı..." diye başlayan şarkı. Ah ne güzel mırıldanıyorsun sen öyle.. :) Keza yabancı müzikler. Keza "My woman".. Hepsi ayrı bir tatta idi..
Çok konuşup çekilmez olmak istemiyorum bu nedenle burada bir es vermek istiyorum. Günün sonunda teşekkür edeceğim birkaç şey/kişi var:
Bana haftanın ilk günü çekilmez bir stres ve trafik yoğunluğu yaşatmayan bahar tatilim, biraz nefes almamı sağlayan canım arkadaşım Nejlam, hayattan iki yarı itibari ile bizi soyutlamaya yardım eden sinemam, kısacası bu bloğu günler sonrasında canlandırmama yardım eden tüm etkenlerim.. Hepinizi seviyorum iyi ki varsınız ;)
Şimdilik hoşçakalın..
Baharın taze yaprakları yüreklerinizde filizlensin..
HANİFE ŞİŞEN
23 Mart 2011 Çarşamba
ÖLMEK ZAMANI..
dağılırdı saçlarınız yaz akşamı
batan güneşe karşı / kumral
susardınız ne de çok susardınız
anlaşılması güç susmanızın anlamı
sanki bir bulmaca uzun bir sarmal
uzadıkça sersem eder adamı
o zaman sevmek değil ölmek zamanı
(uzak bir kız sisli mavi susarsa
acılarla yüklüdür suskunluğu
akıl almaz tehlikeler içerir
hele hayatında bir sürgün varsa
kelepçe kuşlarının buz gibi uçuştuğu
o siyah tren uğultularla gelir
bütün üçüncü mevki cıgara dumanı)
bana susar bir hayalle konuşurdunuz
hani fakülteden çıkarken vurmuşlardı
kollarınızda ölen tıbbıyeli çocuk
birbirinize nasıl da uymuştunuz
sevginizde yüceltici birşeyler vardı
korku bulaşığı garip bir mutluluk
bir filmi hatırlatan belki bir romanı
(uzak mavi kız dalgasız bir su
ah onun yalnızlığı benim yalnızlığım
içimizde gemiler ansızın yol kesiyor
ansızın beni de vururlar mı korkusu
izlendiğini sanmak her gece adım adım
şehrin karanlığında devriyeler geziyor
telsizde cızırtılar / cinayet alarmı)
eflatun ve ıssız ağzınız bir muamma
susardınız arkasında susmuşluğunuzun
tekrar tekrar sizi duruşmaya çağırırlar
geç vakte kalır sorgular bitmez ama
hapislik nedir ki / unutulmak asıl sorun
seyreldikçe seyrelir istanbul'dan mektuplar
ne arayanı kalır gittikçe ne soranı
(baksa da beni görmüyor sanki yokum
duymadığı açık anlattıklarımı
sessizliği kalabalık giremiyorum
ölüler kuşatılmış sağımı solumu
geçmişte yaşıyor biliyorum
o zaman sevmek değil ölmek zamanı)
//ATTİLA İLHAN//
20 Ocak 2011 Perşembe
YE (NİL) MEKTEYİZ !!!
Hangi tür açlığı doyurduğu belli olmayan program, “Yemekteyiz”.
HANİFE ŞİŞEN...
Sezonlardır devam eden, halk tarafından kaliteli (?) olarak kabul edilen bir kanalın, ne gündüz ne de akşam kuşağı olarak sayamayacağımız, bir ikindi vakti yapımıdır. Yarışmacıların itina (!) ile seçildiği, her bir grupta ayrı bir tartışma ve gündeme oturma potansiyeli taşıyan bu program, her hafta farklı bir polemiğe ev sahipliği yapıyor.
Yemeklerin yanı sıra bir de konukhane/misafirhane diye adlandırabileceğimiz dört duvarlı imarlar, sahibinden sahibine değişmekte ve her biri ayrı ayrı gösterilirken, adeta bir malvarlığı beyanı yapılmaktadır. Arka planda konuşmayı yürüten bey/efendinin (?) enteresan yorumları yarışmaya renk katmakta, fakat bu rengin hangi karışımlardan oluştuğu konusunda herhangi bir yoruma sahip olamamaktayız.
Birçok ayrı yapımda da hem yergi hem de övgü konusu olmuş, farklı yorumlara tanıklık etmiştir. Kimi zaman taklit niteliği taşıyan bir formata misafirlik etmiş, kimi zaman da olumlu eleştiri almıştır.
Orta yaş bayan izleyici kitlesine hitap eden Yemekteyiz, genellikle bir ‘tarif alma’ stratejisi olarak görülmektedir. Yeni yemek yapımları öğrenilirken, bayanların lügatına ait “gün” günlerinde (?), ‘ayol’ ile kurulan cümlelere misafirlik etmektedir.
Birkaç haftada bir ‘Best Of The Yemekteyiz’ yapılmakta ve popülerliği kanıtlanmış, -dürüst olmak gerekirse- polemiğe girmesi kuvvetle muhtemel kişiliklerden oluşan yeni guruplar oluşturularak, reyting çekme işlemi bir kez daha yapılmakta ve bu tekrarlama başarıyla sonuçlanmaktadır.
Biraz da yarışmanın formatından bahsedelim. Puanlama sietemine dayalı bu yapımda yarışmacının misafirlerini karşılama kıyafetine, eksiksiz menü çıkarmaya ve sofra düzenine de ayrı ayrı notlandırmalar yapılmaktadır.
Tenkitimize sırasıyla başlayalım. Kimsenin bir diğerininkini beğenmediği fakat giyenin özenle müdafaa ettiği bu kostümler, aslında ne kadar çeşitli bir zevk sistemine sahip olan bir halk’a sahip olduğumuzu kanıtlamaktadır. Kulp takma deyiminden faydalanabileceğimiz bu durumda, her şey bir eleştiri konusu olmakta ve asla beğeni sınırlanırı içine girmemektedir –elbette ki katılımcılar için-. Sofra düzenine değinmemiz gerekirse, kendini ‘alt tabaka’ olarak gören ve bu sınıflandırmayı şahsi olarak yapan bazı yurttaşlarımız, kullanılan materyallerin Türk milletini yansıtmadığını dahi savunabiliyor. Bu tabakalaşmaya kendi kendine dahil olan ve bu müdahilliği kişisel olarak yaratan insanlar, aynı tümceyi bir başkasından duyduklarında ivedi bir şekilde nefs-i müdafaa moduna geçebiliyor. Bu da aslında her şeyi su yüzüne çıkarmakta, kişiliklerin görünmeyen yüzlerini gün ışığıyla bütünleştirmektedir.
Tüm bunlardan çıkarabileceğimiz tek mahiyet, “yemekte değil yenilmekte olduğumuz bir yeniliş öyküsüdür”.
Belliydi karanlıktan…
Evet, sabahın karanlığı her şeyin habercisi olmuştu açılan gözlerin ilk saniyesinde.. Küçüklüktü belki bu dayanıksızlığın sebebi ya da küçüklük kategorisine sokulmak istenişimdi. Ama çok acı idi yaşanan/yaşatılan her ne ise..
Daha hastalık ne demek idrak edememişken, amiyane bir tabirle, hastalığın babası, kanser, yakalamıştı o koca adamı. Baba yarısını, yarımı; amcamı.. Aylar boyu savaşmıştı bu hastalıkla. Aylar boyu her gün ölmüştü, bir gün öleceğini bilmeden. Sahiden ölmeden.. Yabancı bir ülke, gurbet denen o vicdansız şey, üç çocuk ve hayatını hayatına adamış bir eş.. İşte böyle bir aileydi o koca adamın sahip olduğu..
Ve bir gün, sahip olduğu her şeyi; bedenini, benliğini teslim etti yeryüzünün sahibine.. O veda etti ama doğan birçok şey vardı. Birçok tarifsiz duygu.. Ama benim duygularım da yokluğa gidiyordu. Ne hissettiğimi bilmiyordum. Hissetmem gereken belli başlı bir duygu var mıydı, yoksa içimden gelen bir duyguyu tüm duygularla harmanlayıp, bir duygu yığını haline mi getirmek gerekiyordu.. Hiçbir şey bilmiyordum ama tek bir şey düşünüyordum. Tüm bu yaşananların adı neydi? Galiba tanışmıştım bu isimle. Bu bir “dışlanış”tı hayattan.. Yaradan dışlamıştı bizi bir parçası olduğumuz evrenden.. Hayatımın en büyük, belki de tek ümit kırıcı, soyutlayıcı vakasıydı.. Ama ben de karar vermiştim. Ben de hayatı dışlayacaktım. Yara almamanın tek yolu buydu; dışlandığın şeyi dışarıda bırakmak, dışlamak…
HANİFE ŞİŞEN
BİRSEL "GÜLSE" !
EMO: Ergeni Mıncırsak Olmaz mı?!
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip "Yatınca geçer,"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz," denirdi, uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün," şeklinde konu halledilirdi! Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya "Tembel,"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor,"dun! Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde," derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun. Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar. Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler! O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular? Emo! Emo ne? Hani beşaltı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya... Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar. Aha onlar Emo! Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı! HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam! Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa," şeklinde pedagojik bir açılım yaptı. "Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız," cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti. Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir! Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle, yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına," diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsan da git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah," şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir. Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu. Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo. Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin! Ülkenin gençlerine bak. Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de emo'lar! Gelecekten çok umutluyum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















